kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2014 Perşembe

Teravih Namazının Düşündürdükleri

DİN uydurmanın da bir ADABI vardır. Allah'a iftira atacaksanız bile, bir şeylere DAYANDIRMANIZ lazımdır. Ne mi anlatmaya çalışıyorum?

Diyelim ki bir İBADET uydurmak istiyorsunuz. Ne yaparsınız?

İslam özelinde söylüyorum: Bu ibadetin ya Kuran'da geçtiğine dair, bir ayeti çarpıtırsınız, ya da peygamber adına söz uydurursunuz. Tabi, peygamber adına söz uydurmak, artık günümüzde çok mümkün değil. Her ne kadar 2014 yılında, hala, Türkçe olimpiyatlarına gelmiş ve twitleri ikiye katlayın demişse de Rasulullah(!), bunlar en azından şimdilik yazılı kaynaklara geçmedi ve SAHİH etiketi almadı.

Ama, peygamberimizin ölümünden 200-300 sene sonra, onun adına yalan uydurmak mümkündü ve bir sürü şey uyduruldu. Ama, bazı şeyler var ki, onun ölümünden 200-300 sene önce DİN haline getirilmemişti ve Buhari gibi Müslim gibi SAHİH(!) kaynaklara girememişti.

Teravih namazı da bunlardan biri. Kuran'da yok. Zaten ne var ki Kuran'da? Ama, Buhari, Müslim, Tirmizi, Hanbel... gibi kaynaklarda da yok bu namaz. Hatta, bu kaynaklara göre peygamberimizin teheccüd olarak (dikkat! teravih olarak değil, teheccüd olarak) 8 rekat olarak kıldığı, sonra insanlar 1-2 gün bunu kılınca, cemaat halinde kılınmasını istemediği için kıldırmadığı şeklinde geçiyor. Yani, bırakın olmamasını, peygamberimizin KILDIRMADIĞI bile sabit.

Eeee... Şimdi adamlar Kuran'ın yanına Buhari ve Müslim'i dinde kaynak olarak uydurmuşlar. Madem uydurdunuz, uysanıza KİTAPLARINIZA?

OLMAZ!!!

Atalarımızın dinine uyacağız biz. Kuran ve sünnet deyip dinde ikileme yaparız. Ama, bakmayın ikileme dediğimize, biz, atalarımızdan ne gördüysek onu uygularız. Atalarımızdan geldi bize TERAVİH namazı. Varsın geçmesin KUTSAL(?) kitaplarımızda.

Bakın, Abdülaziz Bayındır'ın TERAVİH NAMAZI YOK açıklamasına, diyanet ne cevap vermiş:

Diyanet'ten alıntı:
Herhangi bir hususun İslâm’da olup olmadığını sadece metinlere indirgeyerek belirlemeye çalışmak, tarih boyunca varlığını arızî bir durum olarak sürdüren bir usul problemidir. İslâm on beş asırlık bir inanç, tarih, kültür ve medeniyete sahiptir. Nelerin İslâm’da olup olmadığına karar verirken bu tarih, kültür ve medeniyet de mutlaka hesaba katılmak zorundadır. İslâm’ın temel bilgi kaynakları, Müslümanların tarihi tecrübesi ve yine Müslümanların geliştirdikleri bilgi metodolojisi her zaman kılavuz olmalıdır.

Ne diyeyim size, yukarıdaki cümledeki gibi MERT olsalar ve, "evet Kuran'da yok, peygamberimize ait olduğu iddia edilen kaynaklarda da yok" ama kültürümüzde var, biz de uyguluyoruz deseler, bir yere kadar. Uyduruyorlar ama, hiç olmazsa iftira atmıyorlar diyeceğiz. Ama yok, hem bunu yazıp, yazılı metinlerde olmadığını kabul etmiş diyanet, hem de ağzını eğip-büzüp, sanki varmış gibi şeyler de söylemiş devamında.

Ne diyelim. Görün bakın DİN NASIL UYDURULABİLİYORMUŞ. Yazılı kaynaklarda olmayan şeyleri bile uydurup dine sokabilen bu, "ÇOĞUNLUĞA UYARIZCI" zihniyet, bu kaynakların yazıldığı gün işbaşında olsaydı, direkt onları kaynaklara sokar ve "PEYGAMBERİMİZ BÖYLE YAPTI" derdi, peşinden de patlat bir "Sallallahu aleyhi vesellem", kim tutar sizi?

Zaten, bu kaynakların yazıldığı, peygamberimizin ölümünde 200-300 yıl sonraki dönemlerde, öyle olduğunu göremiyor musunuz? Nasıl olabilir böyle şeyler? diye şüphesi olanlar varsa, bugüne baksınlar. Çok net görebilirler.

http://www.yeniakit.com.tr/haber/abdulaziz-bayindirin-teravih-yok-cikisina-diyanetten-net-cevap-22732.html

6 Nisan 2014 Pazar

"İslam Şahsiyeti" kitabında, rivayetlere dair bazı noktalar

Kendisini takdir ettiğim ve bir zamanlar epey faydalandığım bir kişi var: Takıyyuddin en Nebhani. Çoğu kişi ismini bilmiyor olabilir ama, biraz araştırma ile hakkında yeterince bilgi edinebilirsiniz. Nebhani, geleneksel din anlayışı konusunda son derece derli toplu fikirleri olan birisi. Geleneksel din anlayışına göre dini referanslı devlet modeli hakkında bilgi edinmek isterseniz mesela; ilk bakmanız gereken kaynaklar Nebhani'ye ait olanlardır.

Bu yazıda, Nebhani'nin “İslam Şahsiyeti” isimli kitabından; rivayet konusuna bakmaya çalışacağım. Önce bir not. Bir süreden beri, “hadis” kelimesini kullanmıyor, bunun yerine rivayet tabirini kullanıyorum. Zira; “hadis” terimi Allah'ın Kuran'da kendi sözleri için kullandığı bir terim. Kendi sözü dışında ise; (Rasul'ün söz dahil) hep olumsuz şekilde kullanılmış. Bu nedenle, yazıda rivayet deyince ne kastettiğimi anlayın. Öte yandan, yaptığım alıntılarda sünnet ve hadis tabirini aynen bırakıyorum.

Aslında, Nebhani'nin “rivayetlerin de Kuran gibi kaynak olması” hakkında pek çok temel delili var. Fakat bu yazıda bunlara değinmeyeceğim. Zira bu temel deliller hakkında yeterince şey söylendi bugüne kadar. Bu yazıda, daha bir satır aralarına bakmaya çalışacağım rivayetlerle ilgili. Satır araları ama, önemsiz hususlar değil. Bilakis, aslında son derece önemli konular.

Rivayetlerle amel etmek, zanna uymaktır ve Kuran'da yasaklanmıştır
İslam Şahsiyeti 1. Cilt, “Sünnetle İstidlal” isimli bölümde (syf. 189) rivayetler “mütevatir” ve “ahad” olmak üzere ikiye ayrılmış. Mütevatir kesinlik ifade ederken; ahad rivayetlerin zan olduğu bir sonraki konuda net bir şekilde anlaşılıyor. Yazara göre, ahad haber “şeri hükümlerde” delil olarak kullanılabilir. Buna dair bazı örnekler veriliyor.
Zan ile amel edilebileceği hakkında verilen örneklerin hiç biri; dinde kaynağın zan temelli olabileceği hakkında değildir. Bu nedenle bu örnekler üzerinde durmuyoruz.
“Haber-i Ahad Akidede Delil Değildir” başlıklı bölümde (syf. 192) ise; akide ile ilgili meselelerde zan ile, yani “ahad rivayet” ile delil getirilemeyeceği belirtilmiş. Buna delil olarak da; zanna uymayı yasaklayan ayetlerin akide ile ilgili olması delil getirilmiş.
Ancak burada duralım. Her ne kadar örnek olarak verilen zanna uymayı yasaklayan ayetler akide ile ilgili olsa da; Kuran'da akide harici konularda da zanna uymak kınanmıştır. Şu ayete bakalım:

سَيَقُولُ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا أَشْرَكْنَا وَلَا آبَاؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِن شَيْءٍ - كَذَٰلِكَ كَذَّبَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ حَتَّىٰ ذَاقُوا بَأْسَنَا- قُلْ هَلْ عِندَكُم مِّنْ عِلْمٍ فَتُخْرِجُوهُ لَنَا- إِن تَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنْ أَنتُمْ إِلَّا تَخْرُصُونَ [٦:١٤٨
Müşrikler, “Allah dilemeseydi, ne biz, ne atalarımız ortak koşmaz ve hiç bir şeyi de haram etmezdik,” diyeceklerdir. Onlardan öncekiler de azabımızı tadıncaya kadar aynı şekilde yalanlamışlardı. De ki: “Yanınızda bize göstereceğiniz her hangi bir bilgi var mı? Siz ancak zanna uyuyorsunuz ve siz sadece tahminde bulunuyorsunuz.” (Enam 6:148)

Bu ayet; akide ile ilgili değil, şeri hükümlerle ilgili konudadır. Nitekim önceki ayetlere bakarsak ayetin konusunun akide değil; haram kılınan yiyecekler hakkında olduğunu görebiliriz.

Deveden iki, sığırdan iki. De ki: “İki erkeği mi haram etti, iki dişiyi mi, yoksa o iki dişinin rahimlerindekini mi? Allah'ın size böyle emrettiğine tanık mı oldunuz? Halkı bilgisizce yoldan saptırmak için, yalan uydurup onları Allah'a yakıştırandandaha zalim kim olabilir? Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.” (Enam 6:144)

De ki: “Bana vahyedilende, yiyen birisi için şunların dışında haram edilmiş bir madde bulamıyorum: () Leş, () akıtılmış kan, () domuzun eti -ki pistir-, () Allah'tan başkasına sapıkça adanmış yiyecekler.” Zorda kalan bir kimse, istekli olmaz ve sınırı aşmazsa kuşkusuz senin Rabbin Bağışlayandır, Rahimdir. (Enam 6:145)

Yahudilere tüm tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sığır ve koyunun da yağlarını haram ettik; ancak sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları, veya kemiklerine karışmış olanlar hariç. Aşırı gitmelerinden ötürü onları böyle cezalandırdık. Biz doğru sözlüyüz. (Enam 6:146)

Seni yalanlarlarsa: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir ve O'nun cezası suçlu toplumlardan geri çevrilemez," de. (Enam 6:147)

O halde, zanna uymayı yasaklayan ayetler akide ile ilgili konulardadır, şeri hükümlerle ilgili konularda zanna uymak yasaklanmamıştır demek doğru değildir. Akide veya şeri hüküm; din ile ilgili konularda zanna uymak yasaklanmıştır.

Kaldı ki, bazı durumlarda şeri hükümler en az akide kadar önemli olabilmektedir. Nitekim, dinini değiştireni öldürmek olsun, evli erkek ve kadının zina yapması durumunda taşlanarak öldürülmesi olsun, bütün bunlar ahad rivayetlerle bize ulaşan bilgilerdir. Yani kesinlik değil, zan ifade ederler. Zan üzerine bir insanı öldürmek, elbette zan üzerine helal-haram belirlemekten daha büyük bir şeydir.

Ravileri araştırmak, sahabeyi kapsamadığı için güvenilir bir yöntem değildir
İslam Şahsiyeti 1. Cilt, “Hadis Ravileri” bölümünde (syf. 320)

Allahu Teala'nın Kitabında ve Resulun Sünnetinde Sahabe ahlakları ve fiilleri ile övüldükleri için onların tamamı “udul/güvenilir” olarak kabul edilmişlerdir. şeklinde bir ibare var.
Gerçekten, ravi tenkidinde bir söz sahabeye kadar geldi mi, o sözün güvenilir olduğu kabul edilir ve bu sözü Rasul'ün söylediği konusunda şüphe duyulmaz. Ancak, gerçekten Kuran'da ve rivayetlerde sahabe “udul” olarak kabul edilmişler midir? Buna bakalım:

وَمِمَّنْ حَوْلَكُم مِّنَ الْأَعْرَابِ مُنَافِقُونَ - وَمِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ - مَرَدُوا عَلَى النِّفَاقِ لَا تَعْلَمُهُمْ - نَحْنُ نَعْلَمُهُمْ - سَنُعَذِّبُهُم مَّرَّتَيْنِ ثُمَّ يُرَدُّونَ إِلَىٰ عَذَابٍ عَظِيمٍ [٩:١٠١
Gerek çevrenizdeki Arapların ve gerekse Medine'lilerin bazıları münafıktır. Nifakta küstahlaşmışlardır. Sen onları bilmezsin, biz onları biliyoruz. Onları iki kat azapla cezalandıracağız ve sonra da büyük bir azaba uğratılacaklardır. (Tevbe 9:101)

Kıyamet günü ashâbımın önde gelenlerinden bazısını getirip amel defteri siyah olanlarla birlikte haşredecekler. Ben: “Allah'ım! Onlar benim Ashâbım!” dediğimde, şu cevabı duyacağım: “Senden sonra bu Ashâbının neler yaptıklarını bilmiyorsun!” O zaman ben de o salih kulun sözlerini (Mâide, 117'de Hz. İsa'nın (a.s) sözü kastediliyor) tekrarlayacak “..ve ben aralarında bulunduğum sürece amellerine şahittim onların, beni aralarından aldıktan sonra de kendin şahid oldun” diyeceğim. Bunun üzerine bana şöyle denilecek: “Sen aralarından ayrılır ayrılmaz bunlar mürted olup dinden çıktılar ve eski hallerine döndüler.” (Sahihi Buhâri, Mâide Suresi tefsirinde, "... Ve kuntu eleyhim şehîdâ..." babında ve Kitab'ul Enbiya, "...Ve ittehazallahu..." babında ve Sahihi Tirmizi, "Saffet-ul Kıyâme" ve "...Mâ câe fî şa'nul Heşr..." babları ve Tâhâ Suresi tefsiri kısmında.)

Gene rivayetlerde, Allah Rasul'ünün ölmeden önce Huzeyfe'ye münafıkların listesini verdiğini, ancak Huzeyfe'nin bu kişileri açıklamadığı ile ilgili pek çok bilgi vardır.

Şimdi, yazarın; sahabenin udül olduğu ön kabulü doğru değildir. Zira Kuran'da da, rivayetlerde de, sahabenin tamamının mutlak güvenilir olmadığına dair deliller vardır. O halde; ravi zincirinde cerh ve tadil işlemine güvenemeyiz, zira ilke olarak rivayetçiler sahabeyi cerh ve tadile tabii tutmamış; onlara isnat edilmiş her haberi doğru olarak kabul etmişlerdir. Ancak Kuran ve diğer rivayetlere göre; bu sahabeden bir kısmı münafıktır. O halde; gelen haberin bir münafığın uydurması olma ihtimali vardır.

21 Mart 2014 Cuma

Kuran Dağınık bir Kitap mıdır?

Kuran hakkında gelen sorulardan (hatta bazen de eleştirilerden) başlıcası; Kuran'ın DAĞINIK bir kitap olmasıdır. Konular belli bir mantıkla dizilmemiştir. Bir şeyden bahsederken birden başka bir konuya geçilir, sonra tekrar ilk konu gündeme gelir. Bu haliyle alıştığımız sıralı-şekilli kitaplara benzemez. Hatta, Kuran'ın bu sıralaması yanlıştır, bunu adam gibi(?) sıralamak lazım diyen kişiler bile var.

Bu yazıda, bir yönü ile Kuran'ın neden bu şekilde olduğunu anlatmaya çalışacağım. Ama önce, bambaşka bir konudan örnek vereyim. Gerçekten bağımlısı olduğum şeyden, bilgisayardan.

Bir şeyi en iyi nasıl öğreniriz?

Değişik bilgisayar programlarına vakıfımdır. Blender tarzı 3 boyutlu modelleme-animasyon-render programları, Gimp tarzı resim işleme programları, Kdenlive tarzı video montaj programları, LibreOffice tarzı ofis programları... hatta biraz da programlama dilleri. İşin güzel tarafı, hangi program olursa olsun kısa bir sürede öğrenip onu verimli bir şekilde kullanabilirim. Zira, öğrenmenin mantığını biliyorum.

Aynı zamanda iyi bir öğretici olduğumu da düşünüyorum. Gerek kendim bir programı öğrenirken; gerek diğer kişilere öğretirken aynı yöntemi kullanırım. Asla ama asla, menülerden/komutlardan başlamam. En iyi öğrenme yolu, direkt PROJE üzerinden gitmektir.

Yani, diyelim Word gibi bir yazı programı öğreneceksiniz. Tek tek bütün menüleri, komutları öğrenmekle uğraşmayın... Bunun yerine, açın Word'ü ve yazı yazın. Yazı yazarken, biçimlendirme komutlarını, paragraf komutlarını, vb. öğrenmek daha akılda kalıcı olacaktır.

Diyelim bir modelleme programı öğrenmek istiyorsunuz. Konutları öğrenmeye çalışmayın, kutu şöyle çizilir, küre şöyle çizilir, çizgiye kalınlık şöyle verilir filan... Olmaz. Bunun yerine alın elinize bir obje ve direkt onu çizmeyi öğrenin. Bu sayede, aynı anda bir sürü komutu ama daha da önemlisi programın mantığını öğrenirsiniz.

Örnekler arttırılabilir ama gerek yok. Hollanda'da Arap dili ve edebiyatı okumuş bir arkadaşım, orada nasıl eğitim aldığını anlatmıştı bana. Öğrencilere (dikkat! Bunların çoğu Arap harflerini bile tanımıyorlar) üç harf öğretiyorlarmış, sadece üç harf ve hemen CÜMLEYE geçiyorlarmış. Direkt cümle üzerinden çalışıyorlar. 1 sene sonunda gazeteden tutun da, Kurtubi gibi eski metinlere kadar geniş bir yelpazeyi sözlük yardımı ile okuyabiliyorlarmış bu metotla.

Bu kadar örnekten sonra gelelim konumuza. Kuran ne için inmiştir? Ne yapmaya çalışır?

Şayet Kuran'da konular belli bir dizilimle olsaydı, mesela ben boşanma konusunu merak edince, fihristten bu konuyu bulur ve okur geçerdim. Ama bu bana o konuyu bile öğretemezdi adım gibi eminim. Fakat, sizi direkt hayatın içine atarsa Kuran, size hayattan bahsederse, sanki proje üzerinde çalışmış gibi olursunuz.

Şimdi, kafirlerin düşünce tarzını öğretir bize Kuran mesela. Onlara benzemeyelim diye, onları tanıyalım diye, ne derseniz deyin. Bunu, “kafirlerin düşünce tarzı” başlığı ile gruplandırdığını düşünün, şu etkiyi verebilir miydi?

Ve yaradılışını unutarak bize örnekli bir soru yöneltti: "Çürüdükten sonra kemikleri kim diriltecek?" (Yasin 36:78)

Allah'a ortak koşanlar diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz ortak koşardık, ne de atalarımız ortak koşardı, hiç bir şeyi de haram kılmazdık..." (Enam 6:148)

...eğer dilemiş olsaydı Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi yedirecekmişiz? Siz gerçekten apaçık bir şaşkınlık içindesiniz. (Yasin 36:47)

Halbuki, bunlar ayetlerin arasında dağıtılmıştır. Aynı anda kafirlerin düşünce tarzını, onlara verilecek cevapları, olaylar karşısında nasıl tavır almamız gerektiğini gibi onlarca farklı konu tıpkı hayattaki gibi aktarılır bize. Biz, kafirlerin düşünce tarzını öğreniriz ama, bu etiketle etiketlemeden. “Evet arkadaşlar, şimdi kafirlerin düşünce tarzını öğreneceğiz...” demeden. Üstelik aynı zamanda bu düşünce tarzına cevapları da öğrenmiş olacağız, aynı zamanda dünya hayatı ile ahiret arasında bağlantı kurmayı da, aynı zamanda...

Denemesi çok kolay. Kuran'da orta büyüklükte herhangi bir sure seçin. Bu sureyi bir kaç defa okuyun; hatta ezberlemeye çalışın. Bir hafta kendinizi gözlemleyin. Okuduğunuz surenin hayatınızda sürekli karşınıza çıktığını, pek çok olayda bu surenin kazandırdığı bakış açısı ile olaylara bakacağınızı görebilirsiniz. İşte, bu; belki de yazının en önemli paragrafı. Eminim, bu verdiğim iddialı önermeye içinizden pek çok kişi, “evet ya, ben de benzer bir durumu yaşadım. X suresini yahut sureden bir bölüm okudum, sürekli hayatımda karşıma çıkıyor” diyecektir.

Hatta şunu bile söylebilirsiniz: “Yahu, nasıl bir sureye denk gelmişim ben? Sanki Kuran'ın gerisi olmasa bile, sırf bu sure ile bulabilirmişim doğru yolu.” Burada özellikle şu sure ya da bu sure diyerek sizi yönlendirmediğime dikkat edin. İstediğiniz herhangi bir sureyi seçin, okuyun, anlayın... hayatınızda nasıl bir yer edindiğini göreceksiniz.

Kuran'ın ilk başta dağınık gibi gözüken, ama aslında müthiş bir planla yerleşmiş dizilimi verir bu etkiyi. O; hayat için inmiştir. Size bakış açısı kazandırır. Hemen her küçük parçası, neredeyse hayatın tamamı içindir. Hemen her küçük parçası; hem hayatta karşılaşacağınız çeşitli durumlardan, hem bunlara karşı vermeniz gereken tepkiden, hem dünya hayatının ahiretle bağlantısından, hem.... bahseder. Bir parçasını okursanız, Kuran'ın tamamını okumuş gibi olursunuz. O parça ile bile; hayatınızı şekillendirebilirsiniz.

Konularına göre düzenlenmiş bir kitap asla ama asla bu etkiyi veremezdi. O durumda, merak ettiğiniz “X” konusuna bakardınız ama bir yer eksik kalırdı.

Tıpkı hayat gibi. Bir olayı anlamak için sadece o olaya bakmanız yetmez. Onun arkaplanına bakmalısınız; nedenlerine, bağlı olduğu diğer faktörlere, kısacası pek çok şeye bakmanız lazımdır. Kuran'da da, bir konuyu anlamak için sadece o konuya bakmanız yetmez. Kuran'ın tamamına bakmanız lazım. Tamamını kavramadan parçayı kavrayamazsınız. Paradoks gibi gözüküyor ama, küçük bir parçasını anladığınızda; tamamını anlamış olursunuz. Dedim ya, tıpkı hayat gibi.

O halde, “Kuran okumaya nasıl başlamalıyım?”, “Kuran'ı nasıl öğrenirim?” diye soran kişilere de bir cevap olabilir bu yazı. Çok kolay... Rabbimizin gösterdiği gibi, gruplamadan, bölümlere ayırmadan, düzenlemeye çalışmadan, direkt okuyarak. Kuran'ın öğretmeni Allah'tır.

Rahman, Kuran'ı öğretti. (Rahman 55:1,2)

19 Aralık 2013 Perşembe

Kuran'da Sünnet Kavramı

Kuran'da (سُنَّة) sünnet terimi, 9 ayette 14 defa geçmektedir. 2 ayette de, çoğul formda kullanılmıştır. Bunlara baktığımız zaman, şu şekilde kullanıldıklarını görebiliriz:

a) 5 yerde (سُنَّة اللَّهِ) sünnetullah/Allah'ın sünneti şeklinde geçer: 48:23, 33:62, 40:85, 33:38, 35:43

سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلُ - وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا [٤٨:٢٣
Öteden beri uygulanan Allah'ın sünneti budur. Allah'ın sünnetinde bir değişme bulamazsın. (Fetih 48:23)

سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ - وَلَن تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلًا [٣٣:٦٢
Öncekilere uygulanmış Allah'ın sünneti. Allah'ın sünnetinde herhangi bir değişme bulamazsın. (Ahzab 33:62)

فَلَمْ يَكُ يَنفَعُهُمْ إِيمَانُهُمْ لَمَّا رَأَوْا بَأْسَنَا - سُنَّتَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ فِي عِبَادِهِ - وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ [٤٠:٨٥
Azabımızı gördüklerinde inanmaları kendilerine bir yarar sağlamaz. Bu, daha önceki kulları hakkında sürekli uygulanan Allah'ın sünnetidir. İşte o zaman inkarcılar hüsrana uğramışlardır. (Mümin 40:85)

مَّا كَانَ عَلَى النَّبِيِّ مِنْ حَرَجٍ فِيمَا فَرَضَ اللَّهُ لَهُ - سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا مِن قَبْلُ - وَكَانَ أَمْرُ اللَّهِ قَدَرًا مَّقْدُورًا [٣٣:٣٨
Allah'ın kendisine yasallaştırdığı bir konuda peygambere herhangi bir engel yoktur. Bu, öteden beri, gelmiş geçmişlere uygulanan Allah'ın sünnetidir. Allah'ın emri, belirlenmiş ve kesinleşmiştir. (Ahzab 33:38)

اسْتِكْبَارًا فِي الْأَرْضِ وَمَكْرَ السَّيِّئِ - وَلَا يَحِيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ إِلَّا بِأَهْلِهِ - فَهَلْ يَنظُرُونَ إِلَّا سُنَّتَ الْأَوَّلِينَ - فَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَبْدِيلًا - وَلَن تَجِدَ لِسُنَّتِ اللَّهِ تَحْوِيلًا [٣٥:٤٣
Yeryüzünde büyüklendiler, kötülük planladılar. Halbuki kötü plan sahibine geri teper. Geçmişlere uygulanan sünnetden başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın sünnetinde bir değişiklik göremezsin; Allah'ın sünnetinde bir sapma göremezsin. (Fatır 35:43)

Bu ayetlerden 35:43 ayetine dikkat edelim, burada iki tür kullanım vardır. Bu kullanımlardan ilki, (سُنَّت الْأَوَّلِينَ) sünnetul evvelin/evvelkilerin sünneti şeklindedir. Evvelkilerin sünneti; bağlamdan kopuk olarak düşünürseniz iki şekilde anlaşılabilir. 1) Evvelkilerin uyguladıkları sünnet. 2) Evvelkilere uygulanan Allah'ın sünneti. Ayetin tamamını okuduğunuzda; burada, sünnetul evvelin denildiği halde; sünnetullah kastedildiğini anlayabilirsiniz.

O halde; burada verilen 5 ayette; toplam 9 sünnet kelimesi geçmektedir ve istisnasız tamamı Allah'ın sünneti anlamındadır.

b) 1 yerde (سُنَّتِنَا) sünnetina/sünnetimiz şeklinde geçer: 17:77 Burada da, kastedilenin Allah'ın sünneti olduğu açıktır.

سُنَّةَ مَن قَدْ أَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِن رُّسُلِنَا - وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْوِيلًا [١٧:٧٧
Senden önce gönderdiğimiz tüm elçiler için öngördüğümüz sünnet budur. Sünnetimizde herhangi bir değişiklik göremezsin. (İsra 17:77)

c) 3 yerde (سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ) sünnetul evvelin/evvekilerin sünneti şeklinde geçer: 8:38, 18:55, 15:13

قُل لِّلَّذِينَ كَفَرُوا إِن يَنتَهُوا يُغْفَرْ لَهُم مَّا قَدْ سَلَفَ وَإِن يَعُودُوا فَقَدْ مَضَتْ سُنَّتُ الْأَوَّلِينَ [٨:٣٨
İnkar edenlere söyle: “Son verirlerse geçmişte yaptıkları bağışlanacaktır. Dönerlerse, daha öncekilerin sünneti geçerlidir.” (Enfal 8:38)

Bu ayette; öncekilerin sünneti olarak ifade edilen şey; Allah'ın bu konudaki sünnetidir. Nitekim, bir önceki ayete bakınca, bu anlama geldiğini görüyoruz. (Böylece Allah kötüyü iyiden ayırdeder, kötüleri üst üste koyup topluca yığar ve cehenneme yollar. İşte kaybedenler onlardır.) Öncekilerin sünnetinden kastedilen; Allah'ın eski kavimler için de uyguladığı, kötülerle iyileri ayırd etmesidir. Bu ayette geçen sünnet; sünnetullah ibaresi olmadığı halde; Allah'ın sünneti anlamında kullanılmıştır.

وَمَا مَنَعَ النَّاسَ أَن يُؤْمِنُوا إِذْ جَاءَهُمُ الْهُدَىٰ وَيَسْتَغْفِرُوا رَبَّهُمْ إِلَّا أَن تَأْتِيَهُمْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ أَوْ يَأْتِيَهُمُ الْعَذَابُ قُبُلًا [١٨:٥٥
Kendilerine yol gösterici geldiğinde, halkı inanmaktan ve Rab'lerinden bağışlanma dilemekten alıkoyan şey, öncekilerin sünnetinin kendilerine de gelmesini veya azabın açıkça karşılarına gelmesini dilemeleridir. (Kehf 18:55)

Bu ayette de, öncekilerin sünnetinden kastedilen; Allah'ın önceki ümmetlere gönderdiği mucizelerdir. İnsanlara yol gösterici geldiği halde, onlar öncekilerin sünnetini, yani geçmiş toplumlara verilen mucizelerin bir benzerini istemeleridir. Burada da kastedilen, Allah'ın sünnetidir.

لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ - وَقَدْ خَلَتْ سُنَّةُ الْأَوَّلِينَ [١٥:١٣
Nitekim, ona inanmazlar. Kendilerinden öncekilerin sünneti de böyleydi. (Hicr 15:13)

Bu ayette geçen öncekilerin sünneti iki farklı şekilde anlaşılabilir. Öncekilerin inanmamasının; Allah'ın bu kavimler için belirlediği sünneti/kuralı olarak anlayabiliriz. Bize göre bu, en kuvvetli anlayıştır. Zira bir önceki ayet şu şekilde geçmektedir (İşte suçluların kalbine böyle sokarız) O halde; suçluların reddetmesi şeklinde kendini gösteren sünnet; aslında Allah'ın onlar için uyguladığı sünnetidir.

Bunu, evvekilerin uyguladıkları yol/yöntem anlamında düşündüğümüzde ise; ortaya şu çıkmaktadır. Kuran'da, her yerde Allah'a atfedilen sünnet terimi; tek bir yerde Allah dışındaki kişiler için kullanılmıştır, burada da; olumsuz bir kullanım vardır.

d) 2 yerde (سُنَنٌ) sünenun/sünnetler olarak çoğul formda gelmiştir: 3:137, 4:26

قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُمْ سُنَنٌ فَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ [٣:١٣٧
Sizden önce de sünnetler uygulanmıştı. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayıcıların sonunun ne olduğunu görün. (Al-i İmran 3:137)

يُرِيدُ اللَّهُ لِيُبَيِّنَ لَكُمْ وَيَهْدِيَكُمْ سُنَنَ الَّذِينَ مِن قَبْلِكُمْ وَيَتُوبَ عَلَيْكُمْ - وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ [٤:٢٦
Allah size bunları açıklamak, sizden öncekilerin sünnetlerine sizi iletmek ve kendisine yönelişinize karşılık vermek ister. Allah Bilendir, Bilgedir. (Nisa 4:26)

İlk ayette kastedilenin Allah'ın sünneti olduğu açıktır. İkinci ayette kastedilenin de, öncekilerin sünnetleri; Allah'ın onlara bildirdiği doğru yol olduğu açıktır.

28 Haziran 2013 Cuma

Hikmet Nedir ?

Kuran'da geçen Hikmet terimini, “hadis” / “sünnet” / “Kuran dışı vahiy” olarak anlayanlar; “ayetlerde Kitap ve Hikmet denilmektedir, o halde hikmet; kitaptan/Kuran'dan farklı bir şeydir” diye kendilerince delil getirmektedirler.

Sözgelimi  (وَأَنزَلَ اللَّهُ عَلَيْكَ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ) “Allah sana Kitap ve Hikmet verdi...”(Nisa 4:113) ayetini ele alalım. Bu ayetten; Allah Rasul'üne kitaptan başka bir şey daha verildiği anlaşılıyor. Acaba öyle midir?

Bunun için Arapça'da “ve” bağlacının kullanımına bakmamız gerekiyor: Arapça'da “ve” bağlacı, sadece birbirinden farklı iki şeyi birleştirmek için kullanılmaz. Bununla ilgili iki örneğe bakalım (Akıllarda soru işareti kalmasın diye; örnekler Arapça bilgisinden şüphe duyulmayacak kişilerden alınmıştır)

Mevdudi Tefhimul Kuran'da (قَدْ جَاءَكُم مِّنَ اللَّهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُّبِينٌ...)“...Size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi.” (Maide 5:15) ayetinin tefsirinde: “Burada ehlikitaba nur ve kitap olarak iki farklı şey gelmemiştir. Apaçık bir kitap olarak nur gelmiştir...” diyerek, sırf arada “ve” bağlacı var diye; iki farklı şey anlaşılamayacağını belirtir.

İkinci örnek: (تَعْرُجُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ إِلَيْهِ فِي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ أَلْفَ سَنَةٍ) “Melekler ve Ruh, miktarı ellibin yıl süren bir gün içinde ona çıkar.” (Mearic 70:4) ayetinde, Razi; burada Ruh'tan kastedilen Cebrail'dir der. Onun ayrıca belirtilmesini ise; “onun büyüklüğüne, Allah katındaki değerine, melekler arasındaki saygın konumuna işaret etmek içindir” diye tanımlar. Kısacası sırf arada “ve” bağlacı var diye Melekler ve Ruh'u birbirinden farklı iki şey olarak algılamaz.

Şüphesiz Kuran'da bunun gibi sayısız örnekler verilebilir. O halde, “ve” bağlacının, Türkçe'deki gibi sadece birbirinden farklı iki kelimeyi bağlamak için kullanılmadığını gördüğümüze göre; burada hangi anlamda kullanılmış olabilir? Acaba Allah Rasul'üne verilen;
  • Kuran ve Hikmet olarak iki farklı şey midir?
  • Yoksa Hikmetli Kuran mıdır ?

Bunun için Kuran'ın bütünlüğüne bakmamız gerekmektedir. Zira yukarıdaki hangi anlamın doğru olduğunu ancak Kuran'ı bütünlüğü ile incelersek görebiliriz:

ذَٰلِكَ نَتْلُوهُ عَلَيْكَ مِنَ الْآيَاتِ وَالذِّكْرِ الْحَكِيمِ [٣:٥٨ 
Bunları sana hikmetli zikir olan ayetlerden okuyoruz.(Al-i İmran 3:58)

 الر- تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ [١٠:١  
Elif, Lam, Ra. Bunlar, hikmetli Kitab’ın ayetleridir. (Yunus 10:1)

 تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ [٣١:٢  
Bunlar hikmetli Kitab'ın ayetleridir (Lokman 31:2)

 وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ [٣٦:٢  
Hikmetli Kur'ân'a andolsun (Yasin 36:2)

Tek başına yukarıya yazdığımız dört  ayet bile, “Kitap ve Hikmet” tamlamasının nasıl anlaşılacağını netleştirmektedir. Ancak biz örneklerimize devam edelim:

وَآتِ ذَا الْقُرْبَىٰ حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذِيرًا [١٧:٢٦
Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. (İsra 17:26)

وَإِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَاءَ رَحْمَةٍ مِّن رَّبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُل لَّهُمْ قَوْلًا مَّيْسُورًا [١٧:٢٨
Eğer Rabbinden ummakta olduğun bir rahmeti beklerken (darlıkta olduğundan) onlara sırt çevirecek olursan, bu durumda onlara yumuşak söz söyle. (İsra 17:28)
 
وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً إِلَىٰ عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَّحْسُورًا [١٧:٢٩
Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, pişmanlık içinde kalakalırsın. (İsra 17:29)

إِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ - إِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِهِ خَبِيرًا بَصِيرًا [١٧:٣٠
Şüphesiz senin Rabbin, rızkı dilediğine -genişletir- yayar ve daraltır. Gerçekten O, kullarından haberi olandır, görendir. (İsra 17:30)

وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلَاقٍ - نَّحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَإِيَّاكُمْ - إِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْئًا كَبِيرًا [١٧:٣١
Yoksulluk endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin; onlara ve size Biz rızık veririz. Şüphesiz, onları öldürmek büyük bir hata (suç ve günah)dır. (İsra 17:31)

وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنَا - إِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةً وَسَاءَ سَبِيلًا [١٧:٣٢
Zinaya yaklaşmayın, gerçekten o, 'çirkin bir hayasızlık' ve kötü bir yoldur. (İsra 17:32)

وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إِلَّا بِالْحَقِّ  وَمَن قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّهِ سُلْطَانًا فَلَا يُسْرِف فِّي الْقَتْلِ  إِنَّهُ كَانَ مَنصُورًا [١٧:٣٣
Haklı bir neden olmaksızın Allah'ın haram kıldığı bir kimseyi öldürmeyin. Kim mazlum olarak öldürülürse onun velisine yetki vermişizdir; o da öldürmede ölçüyü aşmasın. Çünkü o, gerçekten yardım görmüştür. (İsra 17:33) 

وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَتِيمِ إِلَّا بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ حَتَّىٰ يَبْلُغَ أَشُدَّهُ - وَأَوْفُوا بِالْعَهْدِ - إِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْئُولًا [١٧:٣٤
Erginlik çağına erişinceye kadar, -o da en güzel bir tarz olması- dışında yetimin malına yaklaşmayın. Ahde vefa gösterin. Çünkü ahid bir sorumluluktur. (İsra 17:34)

وَأَوْفُوا الْكَيْلَ إِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ - ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا [١٧:٣٥
Ölçtüğünüz zaman ölçüyü tam tutun ve dosdoğru bir tartıyla tartın; bu, daha hayırlıdır ve sonuç bakımından daha güzeldir. (İsra 17:35)

وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ - إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْئُولًا [١٧:٣٦
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsra 17:36)

وَلَا تَمْشِ فِي الْأَرْضِ مَرَحًا - إِنَّكَ لَن تَخْرِقَ الْأَرْضَ وَلَن تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا [١٧:٣٧
Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca ulaşabilirsin. (İsra 17:37)

كُلُّ ذَٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِندَ رَبِّكَ مَكْرُوهًا [١٧:٣٨
Bütün bunlar, kötülüğü olan, Rabbinin Katında da hoş olmayanlardır. (İsra 17:38)

ذَٰلِكَ مِمَّا أَوْحَىٰ إِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِ - وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللَّهِ إِلَٰهًا آخَرَ فَتُلْقَىٰ فِي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَّدْحُورًا [١٧:٣٩
Bunlar, Rabbinin sana hikmet olarak vahyettiği şeylerdir. Rabbin ile beraber başka ilahlar kılma, yoksa yerilmiş, kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın. (İsra 17:39)

Allah-u Teala; İsra Suresi 26-38. ayetler arasında; inananlara bazı öğütler veriyor ve 39. ayette de verdiği tüm bu öğütlerin HİKMET olduğunu söylüyor. 


ادْعُ إِلَىٰ سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ - وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ - إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ - وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ [١٦:١٢٥
Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel bir biçimde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin yolundan sapanı bilendir ve hidayete ereni de bilendir. (Nahl 16:125)

Şimdi bu ayette geçen “hikmetle çağır...” emri; hakikaten Buhari, Müslim, Tirmizi'de geçen hadislerle çağır anlamında mıdır? Bu anlayış, ayetin bütünlüğüne uymakta mıdır?


يُؤْتِي الْحِكْمَةَ مَن يَشَاءُ - وَمَن يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ أُوتِيَ خَيْرًا كَثِيرًا - وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّا أُولُو الْأَلْبَابِ [٢:٢٦٩
Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz kendisine hikmet verilene büyük bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp-düşünmez. (Bakara 2:269)

Allah-u Teala kime dilerse hikmet'i vereceğini söylemekte ve ayetin sonunda bu kişilerin temiz akıl sahipleri olduğuna işaret etmektedir. Hikmet Kuran'dan başka yolla verilen vahiy ise; Allah'ın hikmet verdiği herkes peygamber olmayacak mıdır?


Oysa, HİKMET; Bilgelik olarak Türkçe'ye çevrilse, mana yerine oturacaktır. Hikmet'in Kuran dışı ekstra vahiyler olduğuna dair herhangi bir delil olmadığı gibi; böyle anlamak pek çok ayeti anlamsız bırakmaktadır.

وَيُعَلِّمُهُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَالتَّوْرَاةَ وَالْإِنجِيلَ [٣:٤٨
(Allah) Ona (İsa) kitabı ve bilgeliği ve Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek. (Al-i İmran 3:48)

Allah-u Teala İsa peygambere dört farklı şey mi öğretecek? Kitap ve Hikmet ve Tevrat ve İncil. Tevrat ve İncil zaten kitap değil mi? Ayetin şu çevirisi daha tutarlı olmuyor mu?: “Allah O'na Hikmetli Kitap Olan Tevrat ve İncil'i öğretecek.”

Hikmet; Kuran'ın bir parçası / özelliği / sıfatıdır. Kuran'ın bunun gibi bir sıfatı daha vardır:

تَبَارَكَ الَّذِي نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلَىٰ عَبْدِهِ لِيَكُونَ لِلْعَالَمِينَ نَذِيرًا [٢٥:١
Alemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan'ı indiren  ne Yücedir. (Furkan 25:1)

وَإِذْ آتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَالْفُرْقَانَ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ [٢:٥٣
Yola gelmeniz için de Musa'ya Kitab'ı ve Furkan'ı verdik. (Bakara 2:51)

Nasıl ki, sırf arada “ve” bağlacı var diye Musa Peygambere Kitap ve Furkan olarak iki farklı şey indirildiğine inanmıyorsak; Furkan'ın doğruyu yanlıştan ayıran anlamında, Kuran'ın bir sıfatı olduğunu biliyorsak: Aynı şekilde Hikmet de Bilgelik anlamında Kuran'ın bir sıfatıdır.

22 Haziran 2013 Cumartesi

Peygamberlere Uymak

Peygamberleri; olduklarından farklı bir konumda değerlendirenlerin kullandıkları ilginç bir AKLİ delil vardır. Derler ki; “Allah neden bir insan yolladı? Şayet sadece Kuran yeterli olsaydı, Allah Kuran'ı bir kitap olarak gönderirdi. Halbuki Allah bir insan yollamıştır, çünkü sadece Kuran yetmez; Kuran'ın uygulamasını gösteren bir insana ihtiyaç vardır. O halde Kuran yazılı kitaptır, peygamber onun uygulamasıdır. Kuran teoridir, hadis pratiktir...”

Şimdi bu iddiayı incelemeye çalışalım:

Önemli Not: Kuran'da geçen NEBİ ve RASUL kavramları, meallerin çoğunda PEYGAMBER olarak çevrilmekte ve aradaki fark gözden kaçmaktadır. Bu, ciddi bir hatadır. Bununla birlikte, şu an incelediğimiz konu itibari ile; Rasul ve Nebi kavramı arasındaki fark önemli olmadığı için; konuyu daha da kompleks hale getirmemek adına özellikle göz ardı edilmiştir.

Rasullere Kendi Kafamızdan Görev Uyduramayız

Rasullerin görevinin tebliğ olduğu Kuran'da on bir (11) yerde geçmektedir. Bu ayetlerde Rasul'ün görevinin (الْبَلَاغُ) belağ – tebliğ olduğu belirtilmiştir. Fakat bu; şu ibareyle gelmemiştir: “Rasul'ün görevi tebliğdir.” Şayet böyle bir ibare ile gelseydi, Rasullerin başka görevleri de var, burada yalnız biri belirtilmiş denilebilirdi. Fakat bu görevlendirme, Rasullerin başka bir görevi olmadığını ifade edecek kalıplarla gelmişlerdir.

  • Bu ayetler ya, (إِلَّا) illa – sadece edatı ile gelmiştir ki; bundan başka görevi yok şeklinde anlaşılır. Kelime-i tevhid'den bildiğimiz illa edatı, Rasul'ün bundan başka bir görevi olmadığını açıkça kanıtlar.

  • Ya da Rasul'ün görevi olan tebliğ, (أَنَّمَا) innema – sadece / yalnızca edatı ile beraber kullanılmıştır. Bunun anlamı da Rasullerin tek görevinin tebliğ olduğudur.

Arzu edenler sözlüklerden bu iki edatın kullanımını araştırabilirler. Şimdi ayetlere bakalım:

   قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ [٣٦:١٦      وَمَا عَلَيْنَا إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ [٣٦:١٧
Dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz.” (Yasin 36:16)
Bize düşen de sadece apaçık tebliğ etmektir.  (Yasin 36:17)

مَّا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ    وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا تَكْتُمُونَ [٥:٩٩
Rasul'ün üzerine düşen sadece tebliğdir. Allah, açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir. (Maide 5:99)

وَإِن تُكَذِّبُوا فَقَدْ كَذَّبَ أُمَمٌ مِّن قَبْلِكُمْ     وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ [٢٩:١٨
Yalanlarsanız, sizden önceki toplumlar da yalanlamışlardı. Rasul'ün görevi sadece apaçık tebliğ emektir. (Ankebut 29:18)

قُلْ أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ    فَإِن تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْهِ مَا حُمِّلَ وَعَلَيْكُم مَّا حُمِّلْتُمْ    وَإِن تُطِيعُوهُ تَهْتَدُوا    وَمَا عَلَى الرَّسُولِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ [٢٤:٥٤
De ki: Allah'a itaat edin; Rasule itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, onun sorumluluğu kendine yüklenen, sizin sorumluğunuz da size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Rasul'e düşen, sadece apaçık tebliğ etmektir. (Nur 24:54)

فَإِنْ أَعْرَضُوا فَمَا أَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ حَفِيظًا   إِنْ عَلَيْكَ إِلَّا الْبَلَاغُ ... [٤٢:٤٨
Eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir... (Şura 42:48)

وَقَالَ الَّذِينَ أَشْرَكُوا لَوْ شَاءَ اللَّهُ مَا عَبَدْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ نَّحْنُ وَلَا آبَاؤُنَا وَلَا حَرَّمْنَا مِن دُونِهِ مِن شَيْءٍ    كَذَٰلِكَ فَعَلَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ    فَهَلْ عَلَى الرُّسُلِ إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ [١٦:٣٥
Ortak koşanlar, Allah dilemeseydi ne biz, ne de atalarımız O'ndan başka bir şeye tapmaz ve O'nun haram ettiğinden başkasını da haram kılmazdık. Kendilerinden öncekiler de böyle davranmıştı. Elçinin açıkça tebliğ etmekten başka bir görevi mi var? (Nahl 16:35)

فَإِن تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ الْمُبِينُ [١٦:٨٢
Yüz çevirirlerse, sana düşen, yalnızca açık bir biçimde tebliğ etmektir. (Nahl 16:82)

وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ   فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَإِنَّمَا عَلَىٰ رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ [٦٤:١٢
Allah'a uyunuz, Rasule uyunuz. Yüz çevirirseniz, Rasulumüzün görevi açıkça tebliğden ibarettir.(Tegabün 64:12)

وَإِن مَّا نُرِيَنَّكَ بَعْضَ الَّذِي نَعِدُهُمْ أَوْ نَتَوَفَّيَنَّكَ فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ وَعَلَيْنَا الْحِسَابُ [١٣:٤٠
Onlara vaad ettiğimizin bir kısmını sana göstersek, yahut seni, onu görmeden vefat ettirsek, yine de sana düşen sadece tebliğ etmek, bize düşen de hesaba çekmektir. (Rad 13:40)

وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُوا     فَإِن تَوَلَّيْتُمْ فَاعْلَمُوا أَنَّمَا عَلَىٰ رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ [٥:٩٢
Allah'a itaat edin, Rasul'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki, Rasulümüze düşen sadece apaçık tebliğdir. (Maide 5:92)

فَإِنْ حَاجُّوكَ فَقُلْ أَسْلَمْتُ وَجْهِيَ لِلَّهِ وَمَنِ اتَّبَعَنِ    وَقُل لِّلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ وَالْأُمِّيِّينَ أَأَسْلَمْتُمْ    فَإِنْ أَسْلَمُوا فَقَدِ اهْتَدَوا    وَّإِن تَوَلَّوْا فَإِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ   وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ [٣:٢٠
Seninle tartışırlarsa, “Ben ve beni izleyenler kendimizi Allah'a teslim ettik” de. Kitap verilenlere ve ümmilere, “Teslim oldunuz mu” de. Teslim olurlarsa, doğruyu bulurlar. Yüz çevirirlerse, görevin sadece tebliğ etmektir. Allah kulları görür. (Al-i İmran 3:20)

O halde altı yerde “illa”, beş yerde de “innema” edatı ile; kafamıza iyice kazınmıştır ki, Rasullerin görevi SADECE tebliğdir. Bu kadar net ayetlere rağmen, onların başka bir görevi olduğunu iddia edemeyiz.

يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِن رَّبِّكَ   وَإِن لَّمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ    وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ   إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ [٥:٦٧
Ey Rasul, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni halktan koruyacak. Allah inkarcıları doğru yola iletmez. (Maide 5:67)


Elbette Rasullerin görevi Kuran'da sadece “tebliğ” kelimesi ile geçmemiş, başka kelimeler de kullanılmıştır. Ancak bu kelimelere baktığımız zaman; bunun tebliğ anlamı altında toplandıkları görülmektedir. Şimdi onlara da bakalım (konu uzamasın diye bir kaç örnek verilecektir. Arzu edenler Kuran'da arama yaparak diğer örneklere de bakabilirler.)


Uyarmak / Korkutmak (نذر)

قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ   وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاءَ إِذَا مَا يُنذَرُونَ [٢١:٤٥
De ki: “Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum”. Ne var ki, sağırlar uyarıldıkları vakit çağrıyı işitmez. (Enbiya 21:45)

Müjdelemek (بشر)

وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ بِأَنَّ لَهُم مِّنَ اللَّهِ فَضْلًا كَبِيرًا [٣٣:٤٧
İnananlara, Allah'tan büyük bir lütfa ulaşacaklarını müjdele. (Ahzab 33:47)

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا مُبَشِّرًا   وَنَذِيرًا [٢٥:٥٦
Biz seni bir müjdeleyici ve uyarıcı olmaktan başka bir görevle göndermedik. (Furkan 25:56)

Beyan etmek(بين)

بِالْبَيِّنَاتِ وَالزُّبُرِ    وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الذِّكْرَ لِتُبَيِّنَ لِلنَّاسِ مَا نُزِّلَ إِلَيْهِمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ [١٦:٤٤
(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni beyan edesin ve onlar da iyice düşünsünler, diye. (Nahl 16:44)

وَمَا أَنزَلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ إِلَّا لِتُبَيِّنَ لَهُمُ الَّذِي اخْتَلَفُوا فِيهِ    وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ [١٦:٦٤
Sana bu kitabı indirdik ki, anlaşmazlığa düştükleri konuları kendilerine beyan edesin. Bu kitap, inanan bir topluluk için bir yol göstericidir, bir rahmettir. (Nahl 16:64)

Bir takım müfessirler, bu ayette geçen beyan kelimesini; Kuran'ın bütünlüğüne muhalefet edercesine “kapalı olan bir şeyi açıklamak” olarak tevil etmişler ve bunun da Kuran'la değil başka bir vahiyle(!) olacağını söylemişlerdir. Bu, şimdiye kadar yazdığımız tüm ayetlere muhalefet etmektedir. Kaldı ki beyan ibaresi, Rasullerin haricinde ehli kitap için de kullanılmış ve beyan'ın tebliğ / duyurma anlamında olduğu, saklamanın zıddı olduğu Kuran tarafından açıklanmıştır.

وَإِذْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَتُبَيِّنُنَّهُ لِلنَّاسِ وَلَا تَكْتُمُونَهُ فَنَبَذُوهُ وَرَاءَ ظُهُورِهِمْ وَاشْتَرَوْا بِهِ ثَمَنًا قَلِيلًا         فَبِئْسَ مَا يَشْتَرُونَ [٣:١٨٧
Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara beyan edeceksiniz, onu gizlemeyeceksiniz.” diye söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler ve onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür. (Ali-İmran 3:187)

Öğretmek / Sorulanlara cevap vermek

Elbette tebliğin gereği olarak Rasuller kendilerine indirilen vahyi insanlara öğretiyor ve sorulara cevap veriyorlardı.

لَقَدْ مَنَّ اللَّهُ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ إِذْ بَعَثَ فِيهِمْ رَسُولًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ [٣:١٦٤
Allah inananların içinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara hikmetli kitabı öğreten bir elçiyi göndermekle iyilikte bulundu. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler! (Ali İmran 3:164)

هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِّنْهُمْ يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِهِ وَيُزَكِّيهِمْ وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتَابَ وَالْحِكْمَةَ وَإِن كَانُوا مِن قَبْلُ لَفِي ضَلَالٍ مُّبِينٍ [٦٢:٢
O ki, ümmilerin arasından, kendilerinden olan bir elçi göndermiştir ki onlara O'nun ayetlerini okuyor, onları temizliyor ve onlara hikmetli kitabı öğretiyor. Bundan önce onlar apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlardı. (Cuma 62:2)

Yukarıdaki ayetlerden net bir şekilde anlaşılacağı üzere, Rasullerin insanlara öğretmesi gene kendilerine yollanan kitapla olmaktadır. Bu konuyla ilgili bir-iki örnek aşağıda verilmiştir:

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ    قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا   وَيَسْأَلُونَكَ مَاذَا يُنفِقُونَ قُلِ الْعَفْوَ   كَذَٰلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَ [٢:٢١٩
Sana sarhoş edicilerden ve kumardan sorarlar. De ki: “O ikisinde büyük bir günah ve insanlar için yararlar var; ancak günahları yararlarından daha büyüktür”. Ayrıca, sadaka olarak neyi vereceklerini senden sorarlar: “Artanı” de.  Allah ayetlerini işte böyle açıklıyor ki düşünesiniz. (Bakara 219)

وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْمَحِيضِ   قُلْ هُوَ أَذًى فَاعْتَزِلُوا النِّسَاءَ فِي الْمَحِيضِ   وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتَّىٰ يَطْهُرْنَ   فَإِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ أَمَرَكُمُ اللَّهُ   إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ [٢:٢٢٢
Sana aybaşı halini sorarlar, De ki: “O bir rahatsızlıktır. Aybaşı halinde olan kadınlarla cinsel ilişkiye girmeyin ve ondan kurtuluncaya kadar onlara yaklaşmayın. Kurtuldukları zaman Allah'ın size uygun gördüğü yerden onlarla cinsel ilişkide bulunun. Allah yönelenleri sever, arınanları sever.” (Bakara 2:222)

يَسْتَفْتُونَكَ قُلِ اللَّهُ يُفْتِيكُمْ فِي الْكَلَالَةِ   إِنِ امْرُؤٌ هَلَكَ لَيْسَ لَهُ وَلَدٌ وَلَهُ أُخْتٌ فَلَهَا نِصْفُ مَا تَرَكَ   وَهُوَ يَرِثُهَا إِن لَّمْ يَكُن لَّهَا وَلَدٌ    فَإِن كَانَتَا اثْنَتَيْنِ فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ   وَإِن كَانُوا إِخْوَةً رِّجَالًا وَنِسَاءً فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْأُنثَيَيْنِ    يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّوا    وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ [٤:١٧٦
Sana danışıyorlar. De ki: “Allah size eşsiz ve çocuksuz olan kişinin mirası hakkında şu hükmü açıklıyor: Ölen erkeğin çocuğu olmayıp bir kız kardeşi varsa, bıraktığı mirasın yarısı kız kardeşinindir. Fakat, (ölen kişi) çocuğu olmayan kız kardeşse, erkek kız kardeşinin mirasının tamamını alır. Varisler iki kız kardeş ise, bırakılanın üçte ikisi onlarındır. Kardeşler, erkeklerden ve kadınlardan oluşuyorsa, erkeğe kadının iki katı kadar pay verilir.” Şaşırmamanız için Allah size böylece açıklıyor. Allah her şeyi Bilendir. (Nisa 4:176)

Şimdiye kadar incelediğimiz bütün ayetlerden; Rasullerin görevinin SADECE tebliğ olduğunu gördük. O halde Rasuller yalnız kendilerine verilen vahyi iletmekle görevlidirler, başka bir görevleri yoktur. Bu kadar net/kesin ifadeli ayetlere rağmen, Rasullerin başka görevleri daha olduğunu söylemek Kuran'da çelişki olduğunu iddia etmektir. Ancak, Rasulleri kendi kafalarında farklı şekillendiren kişiler bazı ayetleri anlamlarından kopuk ele alarak genel olarak Rasullerin, özel olarak da Allah Rasulü'nün Kuran'dan başka vahiy de getirdiğini iddia etmektedirler. Her ne kadar bu konu Peygambere Uymak / İtaat Etmek Ne Demektir? başlıklı yazımızda incelenmiş olsa da; burada yanlış anlaşılan iki konuyu hızlıca incelemekte fayda vardır:

Rasullerin Helal – Haram Kılma Yetkisi

Bu iddiada olanlar “...onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar”(Araf 7:157) mealindeki ayeti delil getirmekte ve Allah Rasulü'nün Kuran'dan yazanlardan başka şeyleri helal – haram kılma yetkisi olduğunu iddia etmektedirler. Aslında yapılan, ayetin içinden bir cümleyi bütünlüğünden kopararak almaktır. Ayetin tamamını okuduğumuzda konunun çok farklı olduğu görülecektir.

الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذِي يَجِدُونَهُ مَكْتُوبًا عِندَهُمْ فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنجِيلِ يَأْمُرُهُم بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَاهُمْ عَنِ الْمُنكَرِ وَيُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّبَاتِ وَيُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبَائِثَ وَيَضَعُ عَنْهُمْ إِصْرَهُمْ وَالْأَغْلَالَ الَّتِي كَانَتْ عَلَيْهِمْ    فَالَّذِينَ آمَنُوا بِهِ وَعَزَّرُوهُ وَنَصَرُوهُ وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذِي أُنزِلَ مَعَهُ    أُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ [٧:١٥٧
Nitekim onlar yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Rasul'ü, o ümmi nebiyi izlerler. Onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten meneder; onlara güzel şeyleri helal, pis şeyleri de haram kılar; üzerlerindeki ağırlıkları ve onlara vurulan prangaları kaldırıp atar. Ona inananlar, ona saygı duyanlar, ona yardım edenler, kendisiyle birlikte indirilen ışığı izleyenler başarıya ulaşanlardır. (Araf 7:157)

Burada açıkça anlaşılacağı üzere, hitap; ehli kitabadır ve Allah Rasulü'nün önceki kitaplarda (Tevrat ve İncil) gelişinin haber verildiğinden bahsedilmektedir. Allah Rasulü yeni bir kitapla, yani Kuran'la gelecek ve eski hükümleri neshedecek, yanındaki kitabı tebliğ ederek helal ve haramı beyan edecektir. Yoksa, Kuran'dan başka helal ve haram belirleyecek değildir. Aksi, önceki ayetlerde geçen ibarelerle çelişki olacaktır. Kaldı ki, benzer mesaj sadece bizim peygamberimiz için değil, mesela İsa peygamber için de geçerlidir:

وَمُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرَاةِ وَلِأُحِلَّ لَكُم بَعْضَ الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ    وَجِئْتُكُم بِآيَةٍ مِّن رَّبِّكُمْ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ [٣:٥٠
(İsa) Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin. (Al-i İmran 3:50)

O halde her iki ayette de kastedilen, gelen yeni Nebi'nin; eski hükümleri neshedip yeni helal-haramlar getirmesidir. Ve bu yeni hükümler de kendilerine verilen kitaplarla olmaktadır. Yoksa Rasuller/Nebi'ler kendilerine verilen kitap haricinde helal-haram koyamazlar. Nitekim şu ayet de bunu açıkça göstermektedir:

قُل لَّا أَجِدُ فِي مَا أُوحِيَ إِلَيَّ مُحَرَّمًا عَلَىٰ طَاعِمٍ يَطْعَمُهُ إِلَّا أَن يَكُونَ مَيْتَةً أَوْ دَمًا مَّسْفُوحًا أَوْ لَحْمَ خِنزِيرٍ فَإِنَّهُ رِجْسٌ أَوْ فِسْقًا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ   فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَإِنَّ رَبَّكَ غَفُورٌ رَّحِيمٌ [٦:١٤٥
De ki: “Bana vahyolunanda, yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak; leş, veya akıtılmış kan, yahut domuz eti -ki bu gerçekten pistir- yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir hayvan müstesna.  Ama kim çaresiz kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir)” Çünkü Rabbin çok bağışlayandır, merhamet edendir. (Enam 6:145)

 

Rasullerin Hükmetmesi

Hükmetme kelimesini; ister konular hakkında “şu şöyledir, şu doğrudur, şu yanlıştır...” şeklinde hüküm beyan etmek şeklinde anlayalım; isterse yönetici sıfatı ile yönetmek anlamında anlayalım; sonuç değişmez. Rasullerin kendilerine indirilen kitaplara göre hükmettikleri Kuran'a göre sabittir. Burada hüküm vermeyi fikir beyan etmek değil de, insanları yönetmek olarak algıladığımız durumda; Allah Rasulü'ne verilen “hükmet” emrinin, Rasul sıfatı ile değil, devlet başkanı sıfatıyla olduğu da açıktır. O halde Rasullerin hem tebliğ, hem de hükmetme görevi vardır denilmez. Rasul olarak sadece tebliğ ile görevli idiler, insanları yönetmeleri ise Rasul sıfatı ile değil; devlet başkanı sıfatıyladır.

كَانَ النَّاسُ أُمَّةً وَاحِدَةً فَبَعَثَ اللَّهُ النَّبِيِّينَ مُبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ وَأَنزَلَ مَعَهُمُ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِيَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ فِيمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ   وَمَا اخْتَلَفَ فِيهِ إِلَّا الَّذِينَ أُوتُوهُ مِن بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ   فَهَدَى اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا لِمَا اخْتَلَفُوا فِيهِ مِنَ الْحَقِّ بِإِذْنِهِ   وَاللَّهُ يَهْدِي مَن يَشَاءُ إِلَىٰ صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ [٢:٢١٣
İnsanlar bir tek topluluktu. Allah Nebi'leri müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdi ve anlaşmazlığa düştükleri konularda halkın arasında hükmetmeleri için onlarla birlikte gerçeği içeren kitabı indirdi. Oysa kitap verilenler kendilerine açık kanıtlar geldikten sonra aralarındaki kıskançlıktan ötürü onun hakkında anlaşmazlığa düştüler. Fakat Allah, izniyle inananları onların anlaşmazlığa düştüğü gerçeğe ulaştırdı. Allah dileyeni doğru yola iletir. (Bakara 2:213)

إِنَّا أَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَا أَرَاكَ اللَّهُ    وَلَا تَكُن لِّلْخَائِنِينَ خَصِيمًا [٤:١٠٥
Biz sana Kitab'ı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma! (Nisa 4:105)

Buraya kadar verdiğimiz bütün ayetler, Allah Rasulü'nün sadece Kuran'ı tebliğ ile görevli olduğunu kanıtlamaktadır. Elbette Allah Rasulü aynı zamanda bu Kuran'ı hayatına aktarmakla da yükümlüydü, ancak bu; zaten bütün Müslümanların üzerine düşen bir görevdir. Bu nedenle Kuran'ı hayatına uygulamak Rasul olmanın gerektirdiği bir görev değil, Müslüman olmanın gerektirdiği bir yükümlülüktür.

Şimdi gelelim en önemli konuya:

Rasul'ün Örnek Alınması


Her şeyden önce bilmemiz gereken en önemli nokta şudur: Allah Rasulü de bizim gibi bir insandır.

قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ يُوحَىٰ إِلَيَّ أَنَّمَا إِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ فَاسْتَقِيمُوا إِلَيْهِ وَاسْتَغْفِرُوهُ    وَوَيْلٌ لِّلْمُشْرِكِينَ [٤١:٦
De ki: “Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahyediliyor.” Artık hep O'na yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin. Vay O'na ortak koşanların haline! (Fussilet 41:6)

Allah Rasul'ünün bizim gibi insan olmasının nedeni gene Kuran'da açıklanmıştır:

قُل لَّوْ كَانَ فِي الْأَرْضِ مَلَائِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنِّينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِم مِّنَ السَّمَاءِ مَلَكًا رَّسُولًا [١٧:٩٥
De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler olsaydı onlara gökten bir meleği elçi gönderirdik.” (İsra 17:95)

Bizden tek farkı vahiy alması olan Allah Rasulü bizim gibi bir insandır. Allah Rasul'ü bizim için  güzel bir örnektir.

لَّقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا [٣٣:٢١
Allah'ı ve ahiret gününü arzulayan ve Allah'ı sıkça ananlarınız için Allah'ın elçisinde güzel bir örnek vardır. (Ahzab 33:21)

Bununla beraber sadece Allah Rasul'ünde değil, diğer Rasullerde de güzel örnekler vardır:

قَدْ كَانَتْ لَكُمْ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ فِي إِبْرَاهِيمَ وَالَّذِينَ مَعَهُ... [٦٠:٤
Sizin için İbrahim ve onunla beraber olanlarda güzel bir örnek vardır... (Mümtehine 60:4)

Rasuller'de, kavimleri de kendilerine yollanan kitaptan sorumludurlar:

وَإِنَّهُ لَذِكْرٌ لَّكَ وَلِقَوْمِكَ - وَسَوْفَ تُسْأَلُونَ [٤٣:٤٤
Bu, sana ve kavmine zikirdir; ondan sorulacaksınız. (Zuhruf 43:44)

Burada geçen zikir kelimesinin Kuran olduğu açıktır. Zira:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَىٰ يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا [٢٥:٢٧
O gün zalim kimse elini ısırıp şöyle der: “Keşke, Rasul ile birlikte aynı yolu tutsaydım.” (Furkan 25:27)
يَا وَيْلَتَىٰ لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا [٢٥:٢٨
“Vay bana, keşke falancayı arkadaş edinmeseydim.” (Furkan 25:28)
لَّقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي - وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنسَانِ خَذُولًا [٢٥:٢٩
“Beni, bana ulaşan zikirden saptırdı. Gerçekten, şeytan insanı yarı yolda bırakır.” (Furkan 25:29)
وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَٰذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا [٢٥:٣٠
Rasul de, “Rabbim, kavmim Kuran'ı terketti,” der. (Furkan 25:30)


O halde Rasuller sadece Kitaplara uymakla emrolunmuşlardır. Onlar hayatları boyunca kendilerine yollanan Kitaplara uymuşlar, insanlara bu kitapları tebliğ etmişler, bunu öğretmişler ve hayatlarına bu kitaplardaki hükümleri aktarmışlardır.

Bizim de Rasulleri örnek almamızın tek yolu, sadece Kuran'ı dinde kaynak kabul etmekle olabilir.

3 Haziran 2013 Pazartesi

Kuran'da eksiklik mi var ?

Ön kabuller çok tehlikeli şeylerdir. Bazen insanlar ön kabulleri yüzünden açık gerçekleri bile göremeyebilirler. Şimdi sağlıklı bir şekilde şu ayeti okuyalım:

مَا كَانَ حَدِيثًا يُفْتَرَىٰ وَلَٰكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ كُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً لِّقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ [١٢:١١١...
...Bu, uydurma bir hadis değil; fakat kendisinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin detaylı açıklaması ve inananlar için bir hidayet ve Rahmettir. (Yusuf 12:111)

Şimdi, Kuran hakkında Allah-u Teala (تَفْصِيلَ كُلِّ شَيْءٍ) Tafsila külli şey – Herşeyin tafsilatlı / detaylı açıklaması demişken; şu Kuran'da yok, bu Kuran'da yok, bak onlar için hadis lazım demek nedir ?

Bahsettiğiniz şeyler Kuran'da olmadığı için; Kuran eksik demeyi aklediyorsunuz. Sevimli bir akıl yürütme. Peki neden şunu düşünemiyoruz ?

Bahsettiğimiz şeyler Kuran'da yok, acaba bunlar fazla olabilir mi ?

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Çarpıtılan bazı ayetler 2 - Haşr 59:5

Allah Rasulü'nün Kuran'dan başka vahiyle emirler verdiğini iddia edenlerin kullandığı delillerden biri de şudur:
مَا قَطَعْتُم مِّن لِّينَةٍ أَوْ تَرَكْتُمُوهَا قَائِمَةً عَلَىٰ أُصُولِهَا فَبِإِذْنِ اللَّهِ وَلِيُخْزِيَ الْفَاسِقِينَ [٥٩:٥
Hurma ağaçlarından her hangi bir şey kesmeniz veya kökleri üzerinde bırakmanız hep Allah'ın izniyle ve O'nun, yoldan çıkanları cezalandırması içindir. (Haşr 59:5)

Bu ayetin esbabı nüzule göre olan tefisirinde şu anlatılır: Nadiroğulları ile yapılan savaşta; Müslümanlar, kalenin etrafındaki hurma ağaçlarını, düşmanı teslim olmaya zorlamak amacıyla kesmişlerdir. Ayette anlaşılacağı üzere ağaçları kesme işini Allah'tan izin alarak yapmışlardır. Bu izin Kuran ayeti ile gelmediğine göre Allah Rasulü'nden bir vahiy ile bildirilmiş olmalıdır.


Halbuki biraz derin bir bakışla buradaki iznin “ağaçları kesmenizde sizin için sakınca yoktur” mealinde sözlü bir izin olmadığı açıktır. Kaldı ki, savaş ortamında, en büyük günahlardan olan insanı öldürmek bile mübahken; Müslümanların ağaç kesmek için izin istemeleri tuhaf bir anlayıştır. Burada kastedilen, insanların yaptığı şeylerin Allah'ın kontrolü dahilinde olduğudur ve bunun bariz bir örneği olarak şu ayet gösterilebilir:

فَلَمْ تَقْتُلُوهُمْ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ قَتَلَهُمْ   وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلَٰكِنَّ اللَّهَ رَمَىٰ   وَلِيُبْلِيَ الْمُؤْمِنِينَ مِنْهُ بَلَاءً حَسَنًا   إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ [٨:١٧
Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmıyordun; Allah atıyordu. Fakat böylece inananları güzel bir sınavla ödüllendirir. Allah İşitendir, Bilendir. (Enfal 8:17)

Burada da Allah-u Teala; insanların yaptığı fiillerin aslında kendi kontrolünde olduğunu ifade etmektedir. O halde Haşr suresi 5. ayette geçen iznin de; Allah'tan Müslümanlara sözlü bir “ağaçları kesebilirsiniz” izni olmadığı açığa çıkmaktadır.